Bugün bir yolculuk yaptım ki, değme
yolculuklara benzemez. Her zaman bulunacak cinsten değildi yani... Bana yazı
malzemesi oldu, bir bakıma iyi de oldu hani... Fazla meraklandırmadan konuya
geçeyim.
Efendim! Bir arkadaşın yanına gidiyorum,
yarı yolda arkadaşım aradı ve işi çıktığı için bugün gelmememi söyledi. Kendi
kendime "Daha önceden arasaydın ya!" derken hesapta olmayan bir işim
yüzünden randevu saatini geçirmiş olduğumu fark ettim. Buradan da iki şey
öğrendim: 1) Geç
kalacaksan haber ver. 2) İptal edeceksen vakitlice haber ver.
Durakta
Maceramız bundan sonra başlıyor. Macera
dediysem çok bir aksiyon beklemeyin ama... Eve dönmek üzere gittim, durakta
bekliyorum. Diğer insanlar gibi asık suratlı zombi maskemi taktım tabi...
Herkes gibi... Çok ciddiyim, gülmüyorum, olabildiğince mutsuz ve hayattan
umutsuz duruyorum. Otobüs gelecek, ben de altına atlayıp öleceğim sanki o
kadar... E, ne var bunda şaşıracak? Toplumda bu bir standart!
Ayrık fertlerden müteşekkil biz
'duraktakiler' kâh içimizden kâh açıktan üfleye püfleye 'Kara Tren' misali
geciken otobüsü beklemekteyiz. Zaman zaman sanki otobüs gelse görecekmişiz gibi
öne yaklaşıp yola bakıyoruz. Otuz saniye sonra önünde duracak otobüsü görsen
ne, görmesen ne? Ama insanlara aktivite oluyor tabi, orası iyi...
Nihayet beklenen koca gövdeli teknolojik
nimet, vefakâr-cefakâr bir hayırsever suretinde önümüzde demir atıyor. Kuyruk,
sırayla otobüsün içine akıyor. Pişkin pişkin araya kaynayanlara ise pek kulak
asılmıyor. Nasıl olsa az sonra herkes pişecek güneşten... Sen pişkin, ben
pişkin, dostluk güzel, kavga çirkin...
Otobüste
Güneşin koordinatlarına bakılarak
yapılan ince astronomik hesaplarla oturulacak koltuklar seçiliyor. Tabi ki bu,
önden binip de seçme şansı olanlar için. Bir taraftaki çiftli koltukların
hepsine birer kişi oturduktan sonra ağız birliği etmişçesine diğer taraftaki
çiftli koltuklara birer kişi oturuyor. Kimse bu gizli yasayı çiğneme cüretinde
bulunmuyor. Buna sözlü yasa da diyemiyorum, çünkü kimsenin böyle bir şey
hakkında konuştuğu vaki değildir, zannediyorum. Tekli oturma imkânı kalmayınca
kalan boşluklar dolduruluyor tabi...
Ve otobüs hareket ediyor. Trafikte
duraksamadan ilerlemek mümkün olamadığı için nazlı nazlı süzülerek ileriki
duraklara varıp bir kelebek edasıyla kona kona aramıza yeni yolcular katıyoruz.
Bu arada otobüs içi popülasyon arttıkça yeni sorunsallar zuhur ediyor. Örneğin
yaşlılara yer vermesi beklenen 'zamane' gençleri. Ben de kendini genç hisseden
biri olduğuma göre, karşıdan sallana yıkıla adeta yuvarlanarak yaklaşmakta olan
teyzeye yer vermek üzere huşu ve vakarla yerimden kalkıyorum. Gerçi cam
kenarında pişiyordum, teyze de sıcaktan nasibini alacak, ama "Nasıl olsa
az sonra otobüs dönünce gölgeye gelir, ferahlar." diyerek niyetimin
samimiyetini kendime dikte ettirmek suretiyle iç ve dış bütünlüğümü koruyorum.
Sonra otobüsün içini bir kolaçan
ediyorum. Henüz çok kalabalık değil, yani hala birbirine temas etmeden
durabilen bazı insanlar mevcut. Ortadaki koltuk bulunmayan geniş alanın en
konforlu kısmını yine birkaç genç kapmış. Önceden tanışmakta oldukları
anlaşılan genç kız, maço tavırlı delikanlıya inceden inceye kur yapıyor.
Delikanlı pek yüz vermez bir intiba uyandıracak şekilde de olsa kızla bir-iki
ilgileniyor. Arkadaşlarının yanında bu ilgiyi görmek genç kızı oldukça mutlu
ediyor. Yüzündeki ifadeden kendisinin 'ayrıcalıklı kişi olduğunu düşündüğü' ve
buna sevindiği anlamını çıkarıyorum. Bunu niye anlattım? Çünkü az sonra bu kız
bayılacak. Bayılacak bayılmasına ama sıcaktan mıdır, yoksa az önce bayıla
bayıla baktığı delikanlının ilgisini celp etmek maksadıyla düzülmüş bir tezgâh
mıdır, ben emin olamıyorum. Belki de çok kötü düşünceliyim. Ama öyleyse tezgâh
maksadına ulaşmış oldu. Neyse bunu boş verelim.
Kaza
Sağ olsun Güneş, bize varlığını yolculuk
boyu unutturmamaya kararlı. Trafik desen, kader arkadaşlarının çileli kervanı…
Üstüne karşımıza bir de kaza çıkmasın mı? İşte bu sürpriz hediyeyi alınca
anlıyorum ki, yalnız değiliz. Bugün felek de bizimle bir şekilde ilgileniyor.
Dışarıda kaza olunca ne olur, insanlar ne yapar? Evet, doğru cevap! Herkes
kafasını kaza olan cenaha doğru burar. Biz de sürüye uyalım, biz de kafamızı
buralım. Gerçi bir şey gözükmüyor, ama olsun topluma uymak lazım canım. Ama
benim böyle zamanlarda kafamı tam aksi istikamete çeviresim gelir nedense...
Serseri gözlerim otobüs içinde yaramaz
çocuklar gibi bir o yana bir bu yana koşturup dururken en arka koltuktaki bir
teyzeye takılıyor. Teyze kemal yaşını ziyadesiyle geçmiş ve elinde bir şey
tutuyor. Nasıl da şefkatlice tutmuş, torunu mu ne? Hayır, hayır! O bir kitap.
Teyze kalınca bir kitap açmış; sıcağa, yola, kazaya, gerilen sinirlere ve de
yaşına aldırmadan okuyor. Takdirle ve gıptayla bakıyorum. Sonra önüne sürülmüş
çeşit çeşit ve onlarca yapay uğraşlar, sahte duygular sebebiyle aklı bir karış
havada gezen gençlerimize (kendimi de hariç tutmayarak) biraz acıyorum, biraz
da "Bakın, görüyor musunuz?" diyorum içimden.
Yürüyüş
Bu arada trafiğin sebebinin
"yürüyüş" olduğunu öğreniyoruz, otobüs içerisindeki dedikodu
gazetesinden. Hemen akıllara sorular geliyor; kim yürüyor, niye yürüyor? Bu
sıcakta yürünür mü? Daha serin bir vakit bulamamışlar mı? Mesela bizim evin
yakınında hep sabah güneş yeni doğarken falan yürürler. Bu sıcakta yürüyenlere
de yazık ama... Biraz daha hızlı yürüseler bari...
Kapışma
Mevhum yürüyüşün etki sahasında bulunan
yolları nihayet geçip psikolojik olarak biraz rahatlıyoruz. Ama bugün felek
belli ki pek bir şakacı… Önümüze Mercedes'li bir kodaman çıkıp bize kafa
tutuyor. Belki de en öndeki diyalog kulaktan kulağa geçince arkaya öyle
ulaşıyor, bilemiyoruz. Ama olsun, Türk milleti tepkisiz kalacak mı sandınız?
Herkes bulunduğu yerde yukarı doğru hafifçe bir sıçrama hareketiyle tepkisiz
olmadığını belirtiyor. Rüku ve secde yapmak mümkün olmayan bu ortamda
tepkilerini ima ile dile getiriyorlar yani... Hatta arkalardan orta yaşlı iki
beyefendi "Gapıyı açsın da temiz bi ton zopa atak" diyerek
tepkilerini daha bir asil ifade ediyor. Kim demiş benim necip milletim
koyundur, tepkisizdir diye. Sadece tepki tarzı biraz farklı olabiliyor işte...
Son Durak
Kısa bir ağız dalaşından sonra yola
devam ediyoruz. Bu arada inenler, yerlerini ayaktakilere bırakıyor. Yalnız iki
şey dikkatimi çekiyor. Birincisi boşalan çift koltuğun koridor tarafına oturarak
yanında ayakta dikilmekte olan gence lisan-ı haliyle "Benim yanıma kimse
oturmasın, istemiyorum." diyen orta yaşlı hanımefendi. Bir de otobüs
neredeyse tamamen boşaldığı zaman bile baştan beri beklediği nöbet mahallini
terk etmeyen biraz önce bahsi geçen delikanlı.
Sağ selamet son durağa varıyoruz. Otobüs
şoförlerine de içtenlikle sabır diliyorum.