Hani uzun yıllar sonunda edindiğimiz bazı tecrübelerimiz vardır ya... Tek bir cümle ile ifade edilecek kadar yalındır, ama bizim için altından-gümüşten ve de kibrit-i ahmerden daha kıymetlidir ya... O tecrübeden uzak birisi için belki anlamsız, belki de saçma bir fikirdir; ama bizim için ölene kadar yolumuzu aydınlatacak bir hayat prensibidir, bir düsturdur ya... İşte yazar, iletişimle ilgili böyle kıymetli tecrübelerinden bahsediyor.

Yazar, "Âyinesi iştir kişinin" sözüne katılıyor, "lafa bakılmaz"kısmının da doğru olduğunu fakat yanlış anlaşıldığını ifade ederek konuya giriyor. İletişimle ilgili tecrübelerini ve görüşlerini bizimle paylaşıyor.

Dili akıcı. Hatta yazı dilinden çok konuşma diline benziyor. Bu arada bazı cümlelerin dilinin düşük olmasına takılıp fikirlerin yüksekliğinden mahrum kalmayın, derim. Örneklerle, başından geçen hikayelerle de fikirlerini açıklıyor.

Özellikle etkin dinleme ile ilgili söyledikleri benim çok hoşuma gitti. Şu kadar söyleyeyim; eğer burada kitaptan sadece bir yeri alıntı yapacak olsaydım, 'Etkin Dinleme Becerisi' kısmını alırdım. Ha bir de Terence'in sözü...

Alıntılar

"İnsanlara nereye gideceklerini söyleyip, oraya nasıl gideceklerine kendilerinin karar vermelerini sağlarsanız, alınacak sonuçlara hayran kalırsınız." [General George Patton]

"Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir."[Mevlana]

"İnsanoğlu bir gariptir, her sözü kaldırmaz.
Eşek dersin kızar, binersin hiç aldırmaz." [bilinmiyor]

Mesajın Doğru Kodlanması

Mesajın kodlanması, kitle iletişiminde de önemlidir. Zaten iletişim profesyonelleri bu kodlamayı büyük bir ciddiyetle ve hassasiyetle yaparlar. Yaparlar yapmasına ama bazen onlar da çuvallarlar.

Bir reklam vardı, fındık reklamı. Çoluk çocuk bütün ülke insanının ağzında o reklam sloganı: "A-ga-ni-gi, Na-ga-ni-gi". Hatırladınız umarım. O kadar profesyonel bir reklam ama reklam yayınlandıktan sonra fındık satışlarında yükselme bir yana düşüş gözlendi. Zira insanlar kuruyemişçiye gidip yüz gram fındık istemeye utanır oldu.

"Ağabey 100 gram fındık."

Kuruyemişçi bıyık altından tebessüm edip: "Aganigi naganigi..."

"Yok ağabey, kolestrolü de düşürüyor... Neyse kalsın."

Mesaj doğru kodlanmazsa kaş yapacağım derken göz çıkarabilir.

İletişim Türleri

Dünyanın yaratılışından bu yana inançsız insan olmuş mudur acaba?

Dinsiz insanlar olmuş, Tanrı'ya ya da tek Tanrı'ya inanmayanlar olmuştur... Ama onlar da Tanrı'nın varlığını yok sayarak başka bir şeye inanmışlardır galiba. Her inanç sistemi beraberinde bazı iletişim biçimlerini getirmiştir. Namaz kılmak, kiliseye gitmek, ağlama duvarında ağlamak, sinagoga gitmek ya da bir ikonun, bir ineğin önünde eğilmek... Bütün bunlar da birer iletişimdir. Yani metafizik iletişim.

Cinsellik de bir iletişimdir. İnsanların tensel ve duygusal birleşmeleri bir iletişim biçimidir.

Yolda giderken bir yemeğin kokusunu hatırlamanız da bir iletişimdir.

"Kahkaha, içsel bir koşudur." [Norman Cousins]

Beden Dili

"Gülerken göbeği oynamayan adamın samimiyetin inanmam." [Çin Atasözü]

Dilinizin söylediği ile yüreğinizin söylediklerinin yüzünüze yansıması gerekiyor. Allah insan yüzünü "kendi varlığının bir yansıması" olarak ifade ediyor. Öyleyse yüzümüz iletişimde daha sorumlu.

Yüz

"Beyefendi bana bir küfür eder misiniz?"

Adam şaşırdı. "Estağfirullah hocam, nereden çıktı bu?" dedi. Şaşkın vaziyetteydi.

"Sabahtan beri yüzünüzle bana küfür ediyorsunuz." dedim usulca.

Biraz mahçup oldu adam. "Hocam" dedi, "Benim yüzüm böyledir, ne yaptıysam değiştiremedim."

"Değiştirmen gerekiyor." dedim, yumuşak bir ses tonuyla... "Hiç bir şey bilmiyorsan 'ce' de!"

Adam bir "ce" dedi, bıyıklarının altından gözükmedi. Oysa benim dediğim "ce" dudak kenarlarının kulaklara doğru gittiği "ce" idi. Neyse...

İkinci günün sonunda o beye "ce" dedirtmeyi başardım.

İnsan yüzü çok önemli.

Tabi her yüzde anında tepki almak mümkün olmuyor. Ben bir profesör ağabeyime bir fıkra anlatmıştım günün birinde, hoca üçgün sonra gülmüş hem de katıla katıla...

Gözler

Bir ressam arkadaşa sordum. "Bir portre çizerken en çok nerede zorlanıyorsunuz?" "Gözlerinde" dedi ressam dostum, "Çünkü gözlerdeki mana insanı insan yapıyor."

Ölçülü Tepki Vermek

Geçenlerde tramvayla yolculuk yaparken orta yaşlı bir adamın sürekli olarak bana baktığını fark ettim. Bir dakika, iki dakika, üç dakika...Baktım bakış devam ediyor. "Herhalde birine benzetti." dedim içimden. Sonra ben de başımla selam verdim ona. Selamı verince aniden başını çevirdi. Meğer şaşıymış, bana bakmıyormuş ki... Siz yine de hoşlanmadığınız davranışlara ölçülü tepkiler verin ve sonuca ulaşın.

Dokunmak

Çocuk, anne ve babayı dokunma ile hisseder. Bir ast, kendisine dokunan üstüne her zamankinden daha fazla bağlanır.

Tabii dokunma da kültürden kültüre değişmektedir. Türkiye'de hemcinslerin birbirine dokunması yaygın iken batıda bu olay tam tersidir. Batılıların bir çoğu hemcinslerine fazla dokunmaz, ama bunun yanında karşı cinslerin birbirlerine dokunmaları yaygındır.

Dış Görünüş

Dış görünüşün de bir dili vardır ve insanlar ilk kez karşılaştıkları bir insana ilk notu dış görünüşten verirler. Karşı tarafın dış görünüşte ilk dikkatini çeken bölgeniz ayaklarınızdır. Sonra da ayakkabılarınız.

Sizin gibi, benim gibi biri...

"Yazıyı Sümerler buldu." Doğru... Ama hiçbir zaman bir milyon Sümerli bir araya gelip yazıyı bulmadı ki... Bir tane Sümerli çıktı sizin gibi benim gibi ya da başkaları gibi bir tane adam ve dedi ki:

"Arkadaş sen konuşuyorsun, ben konuşuyorum, bu böyle olmuyor. Bu problemi kökten değiştirecek bir çözüm bulalım ve semboller ile duygularımızı düşüncelerimizi anlatalım."

İşte böylece yazı bulundu, dünya değişti. Bugün yazı olmasaydı, dünya üzerinde bir çok medeniyetin gelip geçtiğini, yaşlı dünyamızın bir çok medeniyeti eskittiğini söyleyebilir miydik? Söyleyemezdik tabii.

Baktığı Tarafa Dönmek

Vücudumuzla nereye yöneldiğimizi belli etmek çok önemli.

Genellikle bu noktada çok büyük hatalar oluyor. Mesela biri bize seslendiğinde sadece başımızla ona döneriz. Oysa seslenen arkadaşa bütün vücudumuzla döndüğümüzde, onu daha fazla etki altına alma, onunla daha iyi iletişim kurma şansımız olabilir. Hem bu, muhatabımızı ciddiye aldığımızı gösterir.

Güveni Korumak

İnsanlara karşı yıkıcı ve gereksiz eleştirilerde bulunmak, karşımızdaki insanlara öğüt vermek ve onları ikna etmeye çalışmak, bir şeye şiddetle karşı çıkmak, hemfikirmiş gibi görünmek ya da yorum yapmak da iletişimde güven azaltan unsurlardır. Yalan söylemiyor olabilirsiniz ama insanların güvenini kaybetmemeniz için bu uyarılara da kulak asmanız gerekiyor.

Bebek Masumiyetinde İletişim

"Ondan bir aynaya bakar gibi insanların yaşamlarına bakmasını ve kendisine diğerlerinden örnek almasını istedim." [Terence, MÖ 190]

Acaba zaman zaman insan olduğumuzu unutuyor ve kendimizi çok mu abartıyoruz? Yüksek başlıklı koltuklarımızda, büyük masalarımızın arkasında, arabaların içinde, lüks evlerimizde ve bütün dünyaya sahip olsak da hüç tükenmeyen ihtiraslarımızda...

Seçici Davranmak

Toplumlar iki bileşenden oluşur: Kitleler ve azınlıklar.

Kitlelerin dini, ruhu, şuuru, mantığı, amacı, hedefi yoktur. Kuru bir kalabalıktır ya da daha kaba bir tabirle yığındır. Kitlelerin bir tek dertleri vardır: Az üretmek ve çok tüketmek, durmadan tüketmek. İletişim profesyonelleri bu gerçeğin (bu zaafın mı demeliyim?) farkında oldukları için mesajlarını kodlamada bu hassas noktaları göz önünde bulundururlar.

Kitlenin dışında kalan toplum kesimi ise azınlıklardır.

Azınlıklar; düşünen, sorgulayana, insani değerleri olan kişilerdir. Bu kişiler, kitle iletişiminde iletişim profesyonellerinin gönderdiği mesajlardan hemen etkilenmez, sorgulayarak ve elimine ederek mesajı alırlar. Yani seçici davranırlar.

Kelime Dağarcığı

Türkçe'de doksan bin kelime var, ama bugün istatistiklerin sonucuna baktığımızda bu ülkenin üniversite mezunları, üniversitelerin de sosyal bilimlerinden mezun olanları üstelik, günlük hayatlarında beşyüz kelime ile konuşuyorlar.

Bitmedi. Üniversitelerin fen bölümlerinden mezun olanlar ise dörtyüz kelimeyle konuşuyor. Ve fecaate bakın ki, lise mezunu bir kadın günlük hayatında ikiyüz kelimeyle konuşuyor.

Konuşmak

Konuşmak insana aittir ve kaçınılmazdır. İnsanın, insana insanı anlatabilmesinin, yani iletişimin en sesli olanıdır. Bundan dolayı da konuşmak kaçınılmazdır.

Etkin Dinleme Becerisi

Etkin dinleme becerisi, kişinin öncelikle empatik düşünme becerisini geliştirmesiyle pekişir. Empatik dinleyici, mesajın önyargı vb. etkenlerle tahrif edilmesine izin vermeden, doğrudan mesajın kendisine ulaşır. Böylelikle kişi, mesaj hakkında daha sağlıklı değerlendirmeler yapabilme imkanını elde eder.

Alıcının mesajı tam olarak anlayabilmesi için mesajın içerdiği anlamın yanısıra, mesajdaki duygusal öğenin de farkına varabilmesi gerekir. Çünkü çoğu kez, mesajın içeriği mesajın altında yatan duygulardan çok daha önemsizdir. Bu yüzden, karşı tarafın mesajını anlayabilmek için, mesajın altında yatan sözkonusu duyguyu sezebilmek gerekir. Mesajla ilgili duygusal öğeler de daha çok ses tonu, mimikler ve beden hareketleri gibi sözsüz iletişim unsurlarıyla dile getirilmektedir. Bu unsurların her birine dikkat edilmesi, mesajın tam olarak anlaşılması ve etkin bir dinlemenin ortaya çıkması için şarttır.

Alıcının gönderdiği mesaja karşı erken sayılabilecek değerlendirmelerde bulunması, etkin dinleme faaliyetini olumsuz etkiler. Böyle bir tavır, aynı zamanda karşı tarafın savunmacı bir tutum takınmasına da yol açacaktır. Değerlendirildiğini ya da eleştirildiğini düşünen kişi rahatsızlık duyacak elinden gelenin en iyisini ortaya koyma çabası içine girecek ve gösterdiği performansı tatmin edici bulamadığı zaman da iletişim kurmaktan kaçınmaya başlayacaktır. Bununla birlikte mesaj gönderenin, olumlu tepki aldığında da suni tepkiler göstermesi ve iletişim sürecini olumsuz etkilemesi olasıdır.

"Eğitim, hemen hemen herşeyi öfkelenmeksizin ve kendine güvenini kaybetmeksiniz dinleme yeteneğidir." [Robert Frost]

Başkalarının Hikayesine Önem Vermek

"Konuşma sanatını bilen adam düşündüklerinin hepsini söylemez, fakat söylediklerini düşünür de söyler."

Aristoteles'in tavsiyesi yabana atılır bir öneri olmasa gerek. Çünkü insanlar eleştirilmekten de çok hoşlanmıyor. Yani en fazla eleştiriye açık olduğunu söyleyen insan bile toplum içinde eleştirilince önemli ölçüde rahatsız oluyor. Mesela birisini toplum içinde bozuyorsunuz... Adam çıkmış konferans veriyor... Oradan sesleniyorsunuz: "Hey Ali, kardeşim fermuarını çekmeyi unutmuşsun!" diyorsunuz. Ali'nin gerçekten de bir dalgınlık eseri olarak kürsüde fermuarı açık. İnsanlar içinde bunu ifade ettiğinizde bundan dolayı bozuluyor, üzülüyor, arkasını dönüyor, fermuarını çekiyor. Ali, ömrünün sonuna kadar senin fermuarını açık bırakacağın günü bekliyor. Yani insanlar bu konuda bir gayret sarfederler. Eleştirildikleri için aynı eleştiriye benzer bir noktada sizi de eleştirmek isterler. Ve bu açığı bulurlar da nitekim. İnsanların onuruna önem vermek, değer vermek lazım. Her insanın bir fikri vardır. Her insanın bir hikayesi vardır ve her insanın hikayesi kendince önemlidir. Sizin için önemli olan hikaye başkası için belki çok şey ifade etmez. Ama o hikaye, sizin için çok önemlidir. Bundan dolayı insanların hikayesine önem vermek lazım.

"Mutluluk; maldan, mülkten değil, bizim bunlara verdiğimiz değerden gelir. İşinizden değil, işiniz karşısındaki tutumunuzdan gelir. Başarıdan değil, bu başarının elde edilmesiyle ulaştığımız gelişmeden gelir." [Storm Jameson]

Başarılı İletişim için Değişim Şart

Tıpkı Prof. Dr. Arman Kırım'ın dediği gibi "Mor ineğin akıllısını yaratmak zorundayız." Delilikle ilgili birçok tanım okudum bugüne kadar. Ama bir tanesi çok hoşuma gitti. "Aynı şeyi yapıp farklı sonuç beklemek, deliliktir."

Bugün bir yolculuk yaptım ki, değme yolculuklara benzemez. Her zaman bulunacak cinsten değildi yani... Bana yazı malzemesi oldu, bir bakıma iyi de oldu hani... Fazla meraklandırmadan konuya geçeyim.

Efendim! Bir arkadaşın yanına gidiyorum, yarı yolda arkadaşım aradı ve işi çıktığı için bugün gelmememi söyledi. Kendi kendime "Daha önceden arasaydın ya!" derken hesapta olmayan bir işim yüzünden randevu saatini geçirmiş olduğumu fark ettim. Buradan da iki şey öğrendim: 1) Geç kalacaksan haber ver. 2) İptal edeceksen vakitlice haber ver.


Durakta

Maceramız bundan sonra başlıyor. Macera dediysem çok bir aksiyon beklemeyin ama... Eve dönmek üzere gittim, durakta bekliyorum. Diğer insanlar gibi asık suratlı zombi maskemi taktım tabi... Herkes gibi... Çok ciddiyim, gülmüyorum, olabildiğince mutsuz ve hayattan umutsuz duruyorum. Otobüs gelecek, ben de altına atlayıp öleceğim sanki o kadar... E, ne var bunda şaşıracak? Toplumda bu bir standart!

Ayrık fertlerden müteşekkil biz 'duraktakiler' kâh içimizden kâh açıktan üfleye püfleye 'Kara Tren' misali geciken otobüsü beklemekteyiz. Zaman zaman sanki otobüs gelse görecekmişiz gibi öne yaklaşıp yola bakıyoruz. Otuz saniye sonra önünde duracak otobüsü görsen ne, görmesen ne? Ama insanlara aktivite oluyor tabi, orası iyi...

Nihayet beklenen koca gövdeli teknolojik nimet, vefakâr-cefakâr bir hayırsever suretinde önümüzde demir atıyor. Kuyruk, sırayla otobüsün içine akıyor. Pişkin pişkin araya kaynayanlara ise pek kulak asılmıyor. Nasıl olsa az sonra herkes pişecek güneşten... Sen pişkin, ben pişkin, dostluk güzel, kavga çirkin...

 

Otobüste

Güneşin koordinatlarına bakılarak yapılan ince astronomik hesaplarla oturulacak koltuklar seçiliyor. Tabi ki bu, önden binip de seçme şansı olanlar için. Bir taraftaki çiftli koltukların hepsine birer kişi oturduktan sonra ağız birliği etmişçesine diğer taraftaki çiftli koltuklara birer kişi oturuyor. Kimse bu gizli yasayı çiğneme cüretinde bulunmuyor. Buna sözlü yasa da diyemiyorum, çünkü kimsenin böyle bir şey hakkında konuştuğu vaki değildir, zannediyorum. Tekli oturma imkânı kalmayınca kalan boşluklar dolduruluyor tabi...

Ve otobüs hareket ediyor. Trafikte duraksamadan ilerlemek mümkün olamadığı için nazlı nazlı süzülerek ileriki duraklara varıp bir kelebek edasıyla kona kona aramıza yeni yolcular katıyoruz. Bu arada otobüs içi popülasyon arttıkça yeni sorunsallar zuhur ediyor. Örneğin yaşlılara yer vermesi beklenen 'zamane' gençleri. Ben de kendini genç hisseden biri olduğuma göre, karşıdan sallana yıkıla adeta yuvarlanarak yaklaşmakta olan teyzeye yer vermek üzere huşu ve vakarla yerimden kalkıyorum. Gerçi cam kenarında pişiyordum, teyze de sıcaktan nasibini alacak, ama "Nasıl olsa az sonra otobüs dönünce gölgeye gelir, ferahlar." diyerek niyetimin samimiyetini kendime dikte ettirmek suretiyle iç ve dış bütünlüğümü koruyorum.

Sonra otobüsün içini bir kolaçan ediyorum. Henüz çok kalabalık değil, yani hala birbirine temas etmeden durabilen bazı insanlar mevcut. Ortadaki koltuk bulunmayan geniş alanın en konforlu kısmını yine birkaç genç kapmış. Önceden tanışmakta oldukları anlaşılan genç kız, maço tavırlı delikanlıya inceden inceye kur yapıyor. Delikanlı pek yüz vermez bir intiba uyandıracak şekilde de olsa kızla bir-iki ilgileniyor. Arkadaşlarının yanında bu ilgiyi görmek genç kızı oldukça mutlu ediyor. Yüzündeki ifadeden kendisinin 'ayrıcalıklı kişi olduğunu düşündüğü' ve buna sevindiği anlamını çıkarıyorum. Bunu niye anlattım? Çünkü az sonra bu kız bayılacak. Bayılacak bayılmasına ama sıcaktan mıdır, yoksa az önce bayıla bayıla baktığı delikanlının ilgisini celp etmek maksadıyla düzülmüş bir tezgâh mıdır, ben emin olamıyorum. Belki de çok kötü düşünceliyim. Ama öyleyse tezgâh maksadına ulaşmış oldu. Neyse bunu boş verelim.

 

Kaza

Sağ olsun Güneş, bize varlığını yolculuk boyu unutturmamaya kararlı. Trafik desen, kader arkadaşlarının çileli kervanı… Üstüne karşımıza bir de kaza çıkmasın mı? İşte bu sürpriz hediyeyi alınca anlıyorum ki, yalnız değiliz. Bugün felek de bizimle bir şekilde ilgileniyor. Dışarıda kaza olunca ne olur, insanlar ne yapar? Evet, doğru cevap! Herkes kafasını kaza olan cenaha doğru burar. Biz de sürüye uyalım, biz de kafamızı buralım. Gerçi bir şey gözükmüyor, ama olsun topluma uymak lazım canım. Ama benim böyle zamanlarda kafamı tam aksi istikamete çeviresim gelir nedense...

Serseri gözlerim otobüs içinde yaramaz çocuklar gibi bir o yana bir bu yana koşturup dururken en arka koltuktaki bir teyzeye takılıyor. Teyze kemal yaşını ziyadesiyle geçmiş ve elinde bir şey tutuyor. Nasıl da şefkatlice tutmuş, torunu mu ne? Hayır, hayır! O bir kitap. Teyze kalınca bir kitap açmış; sıcağa, yola, kazaya, gerilen sinirlere ve de yaşına aldırmadan okuyor. Takdirle ve gıptayla bakıyorum. Sonra önüne sürülmüş çeşit çeşit ve onlarca yapay uğraşlar, sahte duygular sebebiyle aklı bir karış havada gezen gençlerimize (kendimi de hariç tutmayarak) biraz acıyorum, biraz da "Bakın, görüyor musunuz?" diyorum içimden.

 

Yürüyüş

Bu arada trafiğin sebebinin "yürüyüş" olduğunu öğreniyoruz, otobüs içerisindeki dedikodu gazetesinden. Hemen akıllara sorular geliyor; kim yürüyor, niye yürüyor? Bu sıcakta yürünür mü? Daha serin bir vakit bulamamışlar mı? Mesela bizim evin yakınında hep sabah güneş yeni doğarken falan yürürler. Bu sıcakta yürüyenlere de yazık ama... Biraz daha hızlı yürüseler bari...

 

Kapışma

Mevhum yürüyüşün etki sahasında bulunan yolları nihayet geçip psikolojik olarak biraz rahatlıyoruz. Ama bugün felek belli ki pek bir şakacı… Önümüze Mercedes'li bir kodaman çıkıp bize kafa tutuyor. Belki de en öndeki diyalog kulaktan kulağa geçince arkaya öyle ulaşıyor, bilemiyoruz. Ama olsun, Türk milleti tepkisiz kalacak mı sandınız? Herkes bulunduğu yerde yukarı doğru hafifçe bir sıçrama hareketiyle tepkisiz olmadığını belirtiyor. Rüku ve secde yapmak mümkün olmayan bu ortamda tepkilerini ima ile dile getiriyorlar yani... Hatta arkalardan orta yaşlı iki beyefendi "Gapıyı açsın da temiz bi ton zopa atak" diyerek tepkilerini daha bir asil ifade ediyor. Kim demiş benim necip milletim koyundur, tepkisizdir diye. Sadece tepki tarzı biraz farklı olabiliyor işte...

 

Son Durak

Kısa bir ağız dalaşından sonra yola devam ediyoruz. Bu arada inenler, yerlerini ayaktakilere bırakıyor. Yalnız iki şey dikkatimi çekiyor. Birincisi boşalan çift koltuğun koridor tarafına oturarak yanında ayakta dikilmekte olan gence lisan-ı haliyle "Benim yanıma kimse oturmasın, istemiyorum." diyen orta yaşlı hanımefendi. Bir de otobüs neredeyse tamamen boşaldığı zaman bile baştan beri beklediği nöbet mahallini terk etmeyen biraz önce bahsi geçen delikanlı.

Sağ selamet son durağa varıyoruz. Otobüs şoförlerine de içtenlikle sabır diliyorum.

Etiketler : Otobüs Şoför Gözlem Kavga
Kategoriler : Kişisel
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz

Lütfen söyleyeceklerimi alabildiğine geniş anlayın; kalıplara, şahıslara, cinsiyetlere sıkıştırmayın lütfen...

Şöyle gönlüme göre birini sevemedim bir türlü... Kime baktıysam bakışlarım yarım kaldı. Tam da temiz temiz aşk şiirleri düzerken yücelttiğim, melekleştirdiğim ve adeta noksanlıklardan tenzih ettiğim o insanın eksik tarafları gözüme ilişmekte gecikmedi. Sanki "Onu sevme, o senin kalbini dolduramaz!" diyen lâhûtî bir mesaj gibi...

Hoş, gönlüm de her gördüğüne konmadı gerçi... Ama ne bileyim? Belirsiz bir bağa bağlanmak, sayılı dakikacıklarını bir hiç uğruna akla ziyan bir şekilde feda etmek ve sonra bunun adına 'aşk' deyip üstüne üstlük hiç toz kondurmamak ahali arasında trend olmuş. Kitaplar, şiirler, klişe tavırlar, sosyal normlar, neler neler... Bu arada mesleği 'riya' olan televizyonun adını bile yaklaştırmak istemiyorum 'aşk'ın temiz adının yanına.

Hep içimdedir ve aşk şiirleri yazarken de içimdeydi: "Böyle bir aşk dolduruşuna gelip de olmayan duyguları oldurmaya zorlama sıkıntısını kendime reva görür müyüm acaba?" Hâlbuki ben seveceksem 'gerçekten' sevmek isterdim.

Yapmacık işleri oldum olası sevmem. Aslında bunun fıtrattan gelen bir şey olduğunu düşünüyorum, bana has değil. Her insanın sezgisel olarak bileceği ve anlayacağı bir şey olmalı bu yapmacıklık/samimiyet ayrımı.

Her hangi bir işte, bir sözde hatta bir bakışta yapmacıklık varsa eğer; insan bunu aklen idrak edemese ve hatta o anda o sözün/bakışın farkına varamasa bile belki adına ruh diyeceğimiz bir parçasıyla, belki de başka bir melekesiyle ondaki yapmacıklığı 'sezecektir'.

Tam aksine; ta gönülden gelen bir bakış sayesinde bir anda, yıllanmış buzlar hemen çözülüverecek, bütün bütün taşa kesmiş zavallı yürekler hıçkırıklarla kopup gelen bir duygu seline kendisini kaptırıverecektir. Bir 'an' işidir, eğer tam bir samimiyet varsa...

Ne diyordum? Öyle temiz bir sevgi arayışından bahsediyorum işte. Ama kitaplarda ve şiirlerde destanlaştırılmış efsanevi aşk hikâyeleri bizi etkisi altına almış maalesef. Bizi, sizi, her ırktan her görüşten bütün insanları, hepimizi... Hani şaire içten içe kızardım, "Olur mu öyle şey?" derdim de, demek ki tecrübe konuşuyormuş diyorum şimdi:

"Bütün kitapları yakmalı
Sevda üstüne ne söylemişlerse yalandır
Kitaplara göre insan
Karanlıkta yüzüne bin mumluk lâmba tutulmuş
Gözleri, yüreği kamaşmış insandır
Aptaldır, hastadır, kahramandır.
Bütün kitapları yakmalı
Sevda üstüne ne söylemişlerse yalandır." 
[Bedri Rahmi Eyüboğlu]

Bu zararlı etkiden kurtulup gerçekten safiyane, gerçekten 'gerçek' bir sevgiyi yaşamak nasıl mümkün olur? Kitapları mı yakalım? Ya da kapatalım, en azından bir süre okumayalım. Altını deşsek mide bulandırıcı haşeratlar gibi -kibarca şöyle söyleyeyim- masum olmaktan çok uzak bir yığın karanlık duygu bulacağımız kendi sözde sevgilerimizi, Mevlânâ'ların gönüllerini ufuksuz ummanlara çeviren ilahi sevgiyle karıştırmayalım. Bir de o emsalsiz büyüklerden alıntılar yapıp üzerimizde iğreti durmuyor sanmayalım ha! Deli gönlümüze kaymak yedirmeyelim.

Sonra beni hep düşündürmüştür: Kocaman kocaman laflar savrularak allanıp pullanan sevgililer, gün olup yollar ayrılınca en azılı bir düşman yerine konuyor; "Eski sevgiliden dost olmaz!" deniyor.

Bu nasıl bir sevgiymiş ki; seni sevdiğine benzetmek, onunla hemdem etmek, bir akılla düşündürüp bir kalple yaşatmak şöyle dursun; sevdiğini iddia ettiğin kişiyi insanlığın en aşağısı, yüzkarası ve bir imalat hatası olarak görmene engel bile olamıyor.

Ya biz bilmiyoruz sevgiyi, ya onlar... Bu işte bir iş var!...


ÜZÜLME BE YİĞİDİM!

Üzülme be yiğidim! Gerçekten üzülmen gerekmiyor.
Avutmuyorum seni, kuru bir teselli değil, inan bana!
Sende bulunanlardan mahrumdur onlar baksana,
Onlar bilmiyor, çözemiyor; akılları ermiyor

Üzülme! Sevginin hasını hiç görmemişler ki...
Sevgi derlerse, sevgiyi küçümsüyorlar belli ki!
Ve açamamışlar bağırlarını hiç tanımadıklarına
Geniş görememişler, insanca bakamamışlar insana

Üzülme! Hem senin gibi değil üzüntüleri, isyan dolu...
Öyleyse üzülürken de sevinmelisin, sana ne mutlu!
Sevmeyi ve üzülmeyi bilmeyen, ne kadar insandır ki?
İnsan olduğunu unutanlar için de sen üzüleceksin değil mi?

Üzül be yiğidim, üzül!
Böyle güzel oldukça hüzün...

MD - 28 Haziran 2009 

DERT SÖYLETİR / KALP DERDİ

Dert söyletirmiş ya! Herkesin bir derdi var.
En büyük sözleri söylemiş, derdi büyük olanlar...
İnsanda nice tuhaf hususiyetler mündemiç;
Kalbe kırk katardan akar dert ve sevinç...

Vücut ülkesinin sultanı kalpmiş, muhakkak!
Bir kapalı kutu ki, ondadır visal ve firak.

Gözden perde kalksa da görse kendi sığlığını,
Utanarak baş eğer, kalpten kabulle çiğliğini.
Aczini bilen, bildikçe azad oluyor bağlardan.
Akıl prangalıyken, aşar mı ulu başlı dağlardan?

Ah yollarım! Gizli-âşikar engellerle bezeli
Hangi akılla seçmeli çirkin ile güzeli

Başka makamda okuyacaktım bu besteyi belki,
Sonu gelmeyen ‘Bu, son!’lar bıraksaydı beni...
Dönüp dönüp düşülen çukuru kapatmak vakti şimdi!
Bütün bütün harap olmadan kurtarmalı kalbi...

MD -28 Haziran 2009

Etiketler : Kalp Acziyet Dert
Kategoriler : Kişisel
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz

ÜÇ VAKTE KADAR

Fal değil söyleyeceklerim, gerçek!
Bir bir çıkar üç vakte kadar...
Hayal değil, hepsi gerçekleşecek!
Tarih yazar üç vakte kadar...

Rüzgara emanet yaşayan bakar
Keskin bir hakikat burnunu yakar
Teptiği genişlik canını sıkar
Hayattan bıkar üç vakte kadar

Dönenler aynı ökçeler üzerinde
Aslına rücu ederler yine
Tenziller hemen döner terfiye
Bitim yerinde üç vakte kadar

Boş kafalar tokuşur ahenkle
Boş gönüller gömülür çelenkle
Boş gözler dolar mavi renkle
Hürmetler yenilenir üç vakte kadar

Adı anılmazlar kıymete biner
Padişahlar atından iner
Işık gelir fosforlar söner
Mecaz hak olur üç vakte kadar

MD - 22 Haziran 2009

Etiketler : Etiket Yok
Kategoriler : Kişisel
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz

GECELER

Geceler varmayın üstüme kara kara!
Kararlıyım, sizin şiirinizi yazmayacağım.
Birazdan Güneş gelecek imdadıma,
Tenimi yaksa da artık kızmayacağım.

Alev alev tutuşacak etekleriniz, ilkin.
Diyar diyar kaçıracak bu korku sizi.
Güneşsiz diyarlarda da durmayın sakin;
Sahte güneşler bırakmaz peşinizi.

Sonra, zülüflerinizden daha koyu
Karardıkça kararacak hıncım.
Boğuşacağız sizinle bir ömür boyu,
Hesap soracak benden inancım.

Parladıkça güneşin şatafatlı hükümranlığı
Ve gördükçe insaniyetsiz insanlığı
Dönüp yine sizi arayacağım boşlukta;
Nereye kaçtınız şu küçük yuvarlakta?

Devran dönecek, güneşe sürgün fermanı…
Belli değil, kimdir bu zaferin kahramanı?
Nihayet size kalırken tüm mirası gündüzün
Sessizce sokulur yanıma eski bir hüzün.

Güneşten saklı dertleşiriz onunla,
Size de ayandır o mahrem heceler.
İtirafa mecbur kalırım sonunda
Düşmanım değilsiniz dostum geceler!

MD - 18 Haziran 2009

Etiketler : Etiket Yok
Kategoriler : Kişisel
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz

ÇİLEK DALLARI

Örter gibi gizli kapaklı halleri
Kapanmış çileğe çilek dalları
Karıştırmak istemez yabancı elleri
Dokundurmaz çileğe çilek dalları

Kutsal duygusuna şahit topraklar
Derdinden çiçeğine bak, düşmüş aklar
Güneşten gıdalanır, güneşten saklar
Kıskanır çileği çilek dalları

Göklerden kaçıp da yerlere yaslı
Sükutundan bil onu, belli ki hisli
Mahrem kuytusunda meyvesi süslü
Seyreder çileği çilek dalları

Yeşille kırmızı bir tuvale boyanmış
Dallarda ahenk bir tezata dayanmış
Gözünde çiğ damlası, seherde uyanmış
Avutur çileği çilek dalları 

Göz nuru bağrında yakmış da ateş
Ezelden razıdır, olmuyor serkeş
Bağrına, sanki serin sulara eş
Basıyor çileği çilek dalları

MD - 15 Haziran 2009


Etiketler : Kıskanmak Dert Tezat
Kategoriler : Kişisel
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz

Bir yazı yazmalıyım alnıma...
Tek bir cümleden ibaret olmalı alın yazım.
Her kelimesini yaşamalıyım. 

Bir yazı yazmalıyım alnıma...
Ezelde benim için yazılmış o cümleyi,
Elimle koymuş gibi
Bulmalıyım 'kitap'tan...
Bu ezelî senaryoyu oynarken hiç 'çabalamadan',
Her bir kelimesine hayretle bakmalıyım bir yandan...

Diğer yandan,
Beynim zonklamalı ve kasılmalı pazularım.
Kalemime dokunduğum her an yorulmalıyım.
Çünkü 'bir cümle' yazmaktayım;
Kelimelerini sözlükten tek tek
Ve özenle seçerek...
Tek cümle yazmalı;
'Cümle'nin tecrübesini barındırmalı...
Bir cümle ki, 'Cevâmiu'l-Kelim'den beslenmeli ve 'sulanmalı'...

Cümleme bir fiil bulmalıyım evvelâ,
Yüce bir eylem olmalı.
Doğal olmalı, zorlamasız...
Herkesin rağbet ettiği bir fiil olmalı,
Herkesin gıpta ettiği, takdir ettiği...
Ama 'herkesin eylemi' olmamalı!
Belki takdir de edememeli herkes...
Evet, evet! Takdir beklememeli,
Takdir de edilememeli zaten...
Anlaşılamayacağını çok iyi 'bilmeli'.

Bir fiil, bir fiil...
'Yaşamın anlamı' olmalı o fiil...
Hem canlı kanlı 'yaşamalı';
Herkesten daha dolu,
Herkesten daha doğru...
Hem de iyi 'anlamalı'
Bir yandan, sonuna kadar yaşamışçasına kendinden emin,
Diğer yandan, hiç yaşamıyormuş gibi bağlardan azade...

'Bilmeli'
,
Ama bilir gibi az değil, 'inanır' gibi...
Kenardaki çer-çöpe sarılmamalı,
Korkarak kıyıda durmamalı,
Bu okyanusa dalmalı...

Ve bir özne bulmalıyım,
Noktalanacak bir cümlenin öznesi olmaktan ibaret kalmamalı.
Cümlenin de, kâinatın da öznesi olmalı...
Öyle bir özne ki, nesnesini özne kılmalı...
O kadar âşikâr olmalı ki, gözden kaybolmalı...

Bir özne...
'Ben'den daha yakın, ama 'benlik'ten uzak...
Ve 'sen' kadar da samimi ve sıcak...
'Biz' kadar ait olmalıyım ona, 'siz' kadar hürmetkâr...
'O' dediğimde kanım akmalı hızlanarak...

Ve nesnesi de 'ben' olmalıyım bu cümlenin.
Dedim ya, adeta özne gibi görünmeliyim ...
Ben bile zannetmeliyim ki, özne benim...
Gözlerimi kapattığımda her zerremde onu hissetmeliyim.
Açtığımda yedi kat semadan, yine bu dünyaya inmeliyim.
Asıl özneyi öyle 'yaşayarak' simgelemeliyim.

Nesne olmalı, fakat 'nesnel' olmamalıyım,
Çok açık olmalı safım,
Tarafımı sıkı sıkı tutmalıyım.
Avuçlarım patlamalı sıkmaktan,
Kemiklerime karışmalı 'tarafım'...
Ve artık 'saf' da, 'taraf' da ben olmalıyım...

Öyle benimsemeliyim ki, bende benlik kalmamalı;
Öznesi 'ben' olan cümleler, artık problem olmamalı.
Öyle özümsemeliyim ki, özüm olmalı benim muhatabım...
Öyle özümsemeli ve 'öteki'leri hesaba katamamalıyım...

Baştan aşağı,
İçten dışarı
Dokuz yüz kat derinden hayrete dönmeli,
Özümseyememiş 'öteki'lere bakışım...
Ve sonra ürkmeyi de,
Korkmayı da,
Özümsemeyi de,
Mesafeleri de unutmalıyım...

Ve nihayet bir nokta koymalıyım.
İstemeyerek, 'burnu sürterek' bir dokunuş olmamalı.
Secdesini vecd ile ikmal etmeli
Kalemimin alnı...
Kalanlara vasiyetini bir selamla sunmalı.
Halka hitap eden hâlinin küçücük bir şerhi mesabesinde,
Defterini kapamalı sükûnetle...
Tarifsiz bir noktada âlemlerin sırrını
Kodlamalı sühûletle...
Yalpa yalpa daha
Çok şey konuşacakken
Sözü kesilir gibi değil; öyle aceleyle, âniden...

En sonunda, 'sonsuzluk' duygum tatmin olmalı,
Doymalıyım!
Noktayı koyduğumda Cennet'lere dönüşmüş olmalı sadrım...
Sadrımı her lekeden ârî,
Her bağdan hâlî
Kılmış olmalıyım.
Fazlalıklardan arınmış bir 'tam' olmalıyım.

Bir sonlu cümlecikle sonsuzlara kavuşmalı başım...
Bir an uyumaz,
Asla unutmaz,
Katiyyen bırakmaz
O dost olmalı artık arkadaşım...
Alnıma bir yazı yazmalıyım...

MD - 12 Haziran 2009


Etiketler : Etiket Yok
Kategoriler : Kişisel
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz

Herkesin geriye bakıp da özlemini çektiği günler olmuştur, muhakkak.

Güzel günler...

Arı-duru, berrak günler...

Hani şu "Hey gidi günler!" gibi günler...


İçten, riyâsız, bir o kadar da fütursuz,

Kendi gözünde pür-kusur, insanlar gözünde kusursuz,

İçindeki düşmanın, huzurda edebi bozma potansiyelinden daima huzursuz,

Ve bu sebeple harp meydanında bulunma rikkatinde titizlikle yaşanan günler...

Sonra tabiri caizse insan kaşarlanıyor. O berraklığı, o samimiyeti arıyor. O günleri hatırlayınca başını eğiyor, durgunlaşıyor.

Ve ölmüş bir dostu özler gibi özlüyor o günleri... Çünkü elini uzattığı hiçbir dalda, ama hiçbir dalda, ne o samimiyetin lezzeti gibi bir lezzet bulabiliyor, ne de kuvveti gibi kuvvet...

Âh samimiyet, âh sâfiyet...


"Neler duydu şu dünyada mevlidine hayran kulaklarımız.
Ne adlar ezberledi ey Nebi, adına alışkın dudaklarımız.
Artık yolunu bilmiyor, artık yolunu unuttu ayaklarımız.
Kâbe'ne siyahlar yakışmamıştır ya Muhammed, bugünkü kadar!"
 [A.Nihat ASYA]


Belki gönül tabiplerinin keskin bakışlarıyla kusurlu, noksan sevme çırpınışları...

Belki mesnetsiz sevgi iddiaları...

Belki insan olmakla bahşolunmuş dost olmabilme istidadının bir kıvılcımı, ışıması...

Belki niceleri mahrum iken bize yekten ihsan edilen 'taş atmadan kuş vuran' sultan sofrasının kırıntılarının kırıntıları...

Öyle veya böyle...

Ama hiç değilse yüzünü güneşten çevirmemek için çırpınan bir 'günebakan' iştiyakı...

Lise defterimin arkasından bir lise hatırası...


Hamdolsun, yetimler ümmettir Sana.
Gelişin, gidişin rahmet cihana.
İttiba eylemek minnettir cana,
Kurtuluş yoludur, ya Rasulallah!

İzine basanlar 'yüz şehid' değer;
İltifat Rasulullah'aymış, meğer!
Ümmetin, gönlüne girmezse eğer,
Girecek yer var mı, ya Rasulallah?

Ehlibeyti sevmek farzdır, Kur'ân'da.
Sen'in sevgindir hem sebep buna da.
Rabbimizi bize Sen bildirdin ya,
Sevgimiz sanadır, ya Rasulallah!

Hasta olan neslin ilacı Sen'sin.
Kararan asırlar siracı Sen'sin.
Ümmetin, Rabbi'ne miracı Sen'sin.
Yolundan başka yol yoktur, Efendim!
Yolundan başka yol yoktur, Efendim!


Etiketler : Etiket Yok
Kategoriler : Kategorilenmemiş
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz

Kişisel gelişim kitabı kategorisine konabilir, ama farkı var! Bazı kişisel gelişim kitaplarının yaptığı gibi karşınıza geçip 'şöyle yapmalısın, böyle yapmalısın' diye uygulanabilirliği az (en azından okuyan için az) direktifler vermiyor.

Kitabın yazarı bir eğitimci (özel bir kurumda öğretmenmiş). Eğitimci olarak yıllar boyunca karşılaştığı hadiselerden örnekler veriyor, bu hadiselerden edindiği tecrübeleri bizimle paylaşıyor. Hangi konularda tecrübeler? En başta eğitim, sonra çocuk yetiştirme, evlilik, nezaket, zaman planlama, sınav başarısı, meslek başarısı...

Benim için hazmı zor olsa da, 'hakkaten öyleymiş!' demek için belki çoğu zaman sütten ağzım yanmalıysa da tecrübî bilgiye büyük önem veririm. Sonuçta ortada yaşanmış, tecrübe edilmiş bir hadise duruyor. Belki yanlış algılanmış, belki yanlış yorumlanmış, ama yaşanmış... Bana ne kadar ters gelse de... Kitap da beni tam bu noktada cezbediyor tabi, tahmin edeceğiniz gibi...

Kitabın adına baktığınızda 'zibidi' bir üslup bekliyorsunuz. Ama öyle olmuyor, dili yeterince seviyeli buluyorsunuz. Hatta sona doğru yazar rengini iyiden iyiye belli ediyor, lafı 'biri zikir, biri fikir, biri şükür' meselesine kadar getiriyor. 

Ve alıntılar:

SAHAYA İNMEK

Bir mafya babası oğluna mektup yazar ve der ki; "Oğlum, iyi bir boks seyircisi olacağına kötü bir boksör ol, sahaya in ve dayak ye. Hayatı seyretmek yerine sahaya inmek ve savaşmak her zaman iyidir."

EVLİLİK

Evli kadının anayasasının değişmez maddelerinden biri de kıskançlıktır.
Hem de değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen ilk bir kaç maddenin içindedir o!
Ve zekâsının büyük bir bölümünü kıskançlık senaryoları kurmakta kullanırlar.
"Nerden biliyorsun?" diye soranlara tavsiyem;
İsterseniz evde otururken bir akşam cennetten ve hurilerden bahsedin.
İkisi de vardır, gerçektir ve haktır!
Lakin ikisi de bu dünyada yoktur!
Diğer tarafta vardır.
Hem de herkesin gitmeyi arzuladığı yerdir orası!
Sorun eşlerinize, hemen hepsi Cennete "Tamam!" diyecektir; ama hurilere hep bir açıklama isteyecektir.

En ideal evlilik, kör bir kocayla sağır bir kadının evliliğidir.

ZAMAN PLANLAMASI

Zamanın ne önemi var. Zaman bizim karar verdiğimiz an başlayan bir süreçtir. Doksan yıl yaşayıp hiçbir şey yapmadan ölüp giden insanlarla, az zamana çok şey sıkıştırmış insanlar arasında bir kıyas yapmak gerekirse, ikincisinin daha fazla yaşadığını göreceksiniz.

Soracağınız ikinci soru; "Bu yaşınıza kadar (henüz çok yıl geçmemiş olsa da) hayatta elde ettiğiniz başarılar nelerdir?" Küçük de olsa mutlaka bir şeyleri başarmışsınızdır. Ve inanın başarıda küçük diye bir kavram yoktur. Kimisi için bir şirketin CEO'su olmak başarı iken, kimisi için mutlu bir aile hayatı kurabilmek çok büyük bir başarıdır. Kimisi milyonlarca insanın karşısında konuşma yapabilmeyi başarı olarak görürken, kimisi ise sevdiği kıza/erkeğe merhaba diyebilmeyi başarı olarak gömektedir. Sizin yapabildiğiniz ve bu güne kadar başardığınız büyük/küçük başarıları sıralayın.

Televizyon seyrediyoruz. Şöyle desem bazıları için daha doğru. Televizyon başında bağlanıp kalıyoruz. Programları seçsek. Daha seviyeli olanları seyretsek. Ya da ne bileyim, seyretmeyi planladığımız program biter bitmez televizyonu kapatsak. Bir diğerinin cazibesinin bizi çekmesine müsade etmesek. İşte size fazladan bir saat daha.

EĞİTİM

Sevgili öğretmenler!
Eğitimde 'öğrenme güçlüğü' kavramının varlığı ve yokluğu sizin gayretinize bağlıdır.
Çocuklar farklı farklı yollardan öğrenebilirler.
Kimileri görerek, kimileri işiterek, kimileri de uygulayarak öğrenirler.
Sizin anlattığınız tarzda öğrenemeyen bir çocuğu 'öğrenme özürlü' olarak isimlendirmek insafsızlıktır.
Öğretmenlikte asıl başarı, çocukların bireysel ilgilerini, yeteneklerini ve potansiyellerini ortaya çıkarabilmektir.
Ve bu yetenekleri mümkün olan en üst düzeyde geliştirebilmektir.
Çocuklara bakarken, kafanızdaki yetenekler yelpazenizi biraz genişletin.
Çocuğa bir noktadan bakmayın. Sadece bir tarafıyla değerlendirmeyin...
Bir de sevin onları!
Ve sevdiğinizi hissettirin.
Hasım değil, hısım olun çocuklarla. Bakın ne cevherler çıkacaktır madeninizden.

MESLEKTE BAŞARI

O, hala çoğu kişinin korkulu rüyası olan o malum koltukta oturuyordu.
"Eren süper bir hasta!" cümlesini duyunca imkanı olsaydı otuz iki dişi (henüz küçük olduğu için çoğu yok, bir kaçını da Ankara'daki malum doktor çekti-pardon kopardı, düşürdü-) birden görünüyordu.
İşte böyle!
Meslekteki başarı deyince benim aklıma başka şeyler geliyor:
Mesela sevgi geliyor,
İletişim geliyor,
İnsanlık geliyor,
Güler yüz geliyor...

TATİL

Şöyle bir düşünün! Yaşadığınız şehirde bir fırsat bulup da şimdiye kadar gidip göremediğiniz, kültürel değerlerimizin, coğrafi güzelliklerimizin var olup olmadığını biliyor muydunuz?
Eminim yıllardır yaşadığınız şehirde görmediğiniz pek çok güzellik, sizin onları keşfetmenizi bekliyordur.

Bakın bazı durumlarda Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek yok! Yaşanmış hayatların; güzel, doğru, temiz bir geçmişe imza atmışların bizlere söyleyeceği çok şeyleri vardır.
Asıl akıllılar, başkalarının tecrübesinden faydalananlardır. Yeniden ve bir daha her şeyi denemek ve el yordamıyla bulmak zorunda değiliz.
Vehbi Hocam'ın tatille ilgili bir değerlendirmesinde kullandığı şu cümlelere bayılıyorum:
"Tatil keseyi boşaltmanın değil, kafayı ve kalbi bir yılın birikintilerinden, tortularından, dertlerinden boşaltmanın zamanıdır.
Kafaca, gönülce dinlenmiş; maddeten ve manen yenilenmiş olarak yeniden şevkle işine dönmenin vesilesidir tatil... Yoksa müzik gürültüleriyle, kalabalıkların ve trafik karmaşasının içinde beton yığınlarına gömülmüş olarak birkaç hafta geçirmek değildir."

ÇOCUK YETİŞTİRME

Henüz ne söylediğiniz ve kendisine söylenenleri tam olarak anlayamadığını düşündüğümüz bir yaşta.
"Onun fikirlerinin ne önemi var canım! Ben ne dersem onu yapar, ya da yapmak zorunda!" diye düşündüğümüz bir yaşta...
Ama insan!
Küçük de olsa bir bedeni ve aklı var.
Hisleri ve duyguları var.
Kızabiliyor, darılabiliyor ve sevebiliyor.
Olayları kendince yorumlayabiliyor.
Ve en önemlisi kendisine değer verip vermediğinizi davranışlarınızdan ayırabiliyor.
Yani, kendince bir dünyası var.

BÜYÜK İŞLER

Arkadaşlarının telaşını sezen Gazi Ali Bey, bir eliyle oku çıkardı ve "Bre yiğitler!" diye haykırdı.
"Bre yiğitler! Telaşlanmayın, iki gözü olup da meydandan kaçmak için arkaya bakmaktansa , tek gözü olup ileriye bakmak daha hayırlıdır."
Tek gözü olup, ileriye bakmak! Hep ileriyi görmek... Hep bir aşkın sevdasına yanmak... Hep tutuşup kor olmak...

Oysa büyük işler yürek isteyen işlerdir.
Büyük işler geleceği olan işlerdir.
Büyük işler insan yetiştirmektir.
Büyük işler mesleğine âşık olmaktır.
Büyük işler yıllar geçtikçe gençleşmektir.

KİTAP OKUMAK

Mesleğim gereği, net ve çok kararlı bir dille söylüyorum: Kitap, asla ve asla boş zamanda okunacak kadar kıymetsiz değildir. Lütfen düşürmeyin değerini.

Taha Akyol: "Sadece meslek gereği okumak zorunda değilim ben; aynı zamanda okuma denen eyleme de vurgunum. Başkalarının zihin dünyasında dolaşma, daha büyük hayatların içine girebilme imkanı sağladığı için de okuyorum... Okumanın yazgım olduğuna inanıyorum ve ince hesaplar yapmaksızın okuyorum. Sayfası 1,5 dakikadan bin sayfayı okumak için 25 saate ihtiyacı olanlara inat keyifli bir günde, üç tane hacimli kitabı bir kenara koyup notlarımı da bilgisayara işleyebiliyorum..." diyor.

KARŞIMIZDAKİNİ DİNLEMEK

Acele karar vermemek gerek.
Acele etmemek...
Karşılaşılan bir olayda önce durmak, düşünmek ve doğru değerlendirmek önemlidir.
Bir de dinlemesini bilmek...
Söyleyeceğiniz şeyleri düşünürken, karşıdan gelen sözlere de değer vermek gerek.

NEZAKET

Toplumumuz her geçen gün saygısından ve nezaketinden birşeyler kaybediyor. Her geçen gün bizi biz yapan değerlerimizden fersah fersah uzaklaşıyoruz.
Bakın, bir zamanlar bizim ecdadımız (Osmanlı), bırakın gecenin bir yarısına kadar sokak ortasında bağırıp çağırmayı, bir evin camının önüne saksı içinde sarı çiçek koyduğu zaman, hem ev sahibi, hem de yoldan gelip geçen herkes şunu algılıyor ve ona göre davranıyormuş.
"Ey yoldan geçen kişi (kişiler)! Bu evde hasta var; yüksek sesle konuşup onu rahatsız etmeyiniz."
Camın önünde saksıda kırmızı bir çiçek bulunmasının ise; "Ey yoldan geçen, bu evde gelinlik kızımız var; kullandığın kelimelere dikkat et; ağzından argo bir kelime çıkmasın." anlamı varmış.
Bir toplum düşünün, sembollerden anlamlar çıkarıyor ve ona göre davranıyor. Ve yine bir toplum düşünün, bizzat uyarmanıza rağmen, neredeyse uyardığınız için suçlu ilan ediliyorsunuz.
Nereden nereye?

DİĞER

Cevabın kalitesi soruya bağlıdır. Ne kadar ekmek, o kadar köfte.

Gaz imandandır, derler.

İki travesti arabayla giderken kaza geçirmişler, biri ötekini çok ince ve işveli bir sesle, "Orkide, Orkide!" diye hafif hafif dürtmüş. Bakmış ses yok, durum ciddi. Gür bir sesle sarsmaya başlamış: "Nurettin Abi, Nurettin Abi!".


Etiketler : Etiket Yok
Kategoriler : Kategorilenmemiş
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz
Arama
  Ara
Takip
Sayfalar
Tag Bulutu
Bağlantılar