Soğuk

24
Jan
Böyle değildi geldiğim yer
Sıcacık bir nevbahardı
Alemden saklı
Bu yabandan farklı...
Benim geldiğim diyarda
Bülbüller hep şendi
Bazen kararsa da hava
Her mevsim nevruz
Her bahçe gülşendi

Bahar müjdesi beklerken
Yine bülbüllerden
Her dönemeçten dönmeden
Tokadı hazır bekleyen
Soğuk...

Gözlerim kararmışsa
Körlük değil
Kardan kamaştığından...

Yanaklarım kızarmışsa
Utanç değil
Sıcağa alıştığından...

Yüzüm duvar kesilmişse,
Dilim damağıma sinmişse,
Gözlerimin altı çukur,
Sükutumun altı fikirse
Hep soğuktandır, soğuktan...

Kalbim titriyorsa,
Gözlerim buğulanıyor
Ve yanaklarım ıslanıyorsa ılıktan,
Başkaca sebepler yok,
Hepsi soğuktan...

Başımdaki müzmin ağrı
Kalemimin sesidir
Ayaklarım elbet direnir
Düşmemek için bu çukurlara

Ama, ama ne çok ağrıdı başımız!
Oysa her banyo sonu
Eğer üç tas soğuk su
Dökebilseydim ayaklarıma
Ağrımayacaktı kalbim de, başım da...

Kendini bilmezliklerden
Gayrını görmezliklerden
Kendiyle çelişmelerden
Kendiyle çekişmelerden
Kendinden kaçmaktan
Kendine takılmaktan
Kendine tapınmaktan
Kurtarabilseydim kendimi...

Taşlara da doğsun Güneş,
Ve batakları ova kılsın.
İncecik bahar yağmuru
Okşanmadık zülüf bırakmasın.
Arılar bal damıtsın
Meltemler gül dağıtsın
Kızaracaksa yanaklar
Gül rengi kızarsın
Ve bülbüller...

Bülbüller soğuğu kaçırsın sesleriyle
Soğuk yoktu ya gerçekte
olan, sıcağın yokluğuydu sadece...

MD - 24 Ocak 2010



Etiketler : Etiket Yok
Kategoriler : Kişisel
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz

Vasiyet

13
Jan

Seksenlik ihtiyarda 'fikir çilesi' ve yirmilik delikanlıda 'dünyayı değiştirme çabası'... Bir ömrün iki ucu uzaktır görünüşte, ama aslında "İhtiyar, öleceğini bilen çocuktur sadece"... Bir denizin iki yakası hiç kavuşamayacaksa da, diğer yandan hep el eledirler aslında... Her tecrübenin adı gider izi kalır, bilirim. İzlerimi de alıp, münzevi bir sahile kaçıyorum. Alışamadım dünyanıza; başka bir dünyaya 'doğmak' istiyorum. Fakat gitmeden önce 'kalanlara selam' sadedine bir kaç kelam etmek istiyorum...

Bu dünyada en farklı olanımız, 'kendisi' olanımızdı. Bundan öte, hepimizin yaptığıysa aslında aynıydı; sıradandık. Kimi zaman 'kırmızı çizgiler'e dokunmamak için 'pembe düşler'imizi 'beyaz yalanlar'la süsledik, sakladık. İlkin böyle sıradanlaşmıştık. Nihayet ütülü lafların itibarından sıkılıp, her rengi olduğu gibi gösterecek 'renksiz bir mürekkep' aradık. Katışıksız ve abartısız... O zamanlar henüz sıradanlaştırılmamıştık.

Sonra bir bahar salgınıdır ki, 'dünyayı değiştirme' hastalığı nüksetmişti; lakin ömrümüzün baharı hazan olurken sessizce, kendimizi değiştirmeyi hiç mi hiç akledememiştik, gün gelip de dünyamızı değiştirmeden önce... Çoğumuz, fiilleri 'pişmanlık' kipinde çekmemiştik ya henüz... Fakat 'öncekileri karış karış izlemekte' olsak da; inancı, 'üçlük ile hiçlik' arasında sıkışmış bir toplum da değildik 'henüz'. Asırlardır ve nesillerdir yudumladığımız hakikat pınarının iksiri genlerimize kadar işlemiş, işlemiş, işlemişti...

Fakat gün gelecek, kip ayırt etmeyeceğiz, edemeyeceğiz 'artık'. Ölçüler değiştiğinde teraziler çarpık bir mikyas olmaktan öte geçemeyecek. 'Normal' ile 'anormal'i ayırt eden 'normlar' değiştikçe, belki de cahil cesaretiyle, geçmişe rahmet(!) okuyacağız en tiz sesimizle... İşte o gün bir ışık hüzmesi dillenebilirse 'en bas sesiyle' konuşacak. Öyledir ya, yalanlanacağını bile bile doğruları konuşmak...

'Dün ve yarın telaşı'ndan başımızı kaldıramadığımızdan bugünümüzü kaybetmiş olduğumuzu, şanslıysak, kimimiz anlayacağız. Ve "kendi gönlünü fethedemeyene hiçbir fethin müyesser olmayacağını" anlayacağız. 'Anlamak' ulvileştikçe 'anlatmak' da kutsileşecek. Fevri itirazların cevrine tahammül etmek, sabrımıza dokunmayacak bile... Bereket ki, 'yeni zaman'ın eskiten tazyikini aşkın bir sabır bulmuş olacağız, her nasılsa... O gün kendi evimizde, kendi yurdumuzda ve kendi dünyamızda bile 'garip' -diğer tabirle 'anormal'- olacağız, yalnız şanslıysak... 'Ne mutlu o gariplere!' sadâsına can kulağımızı açmışsak...

Gurbet halidir, haliyle sıla türküleri söylenecektir, ama... Ya, 'beğenmek' ve 'hak vermek' yetmezse; 'gönül vermek' şartsa, gerekse? Bir dost bulmak, dost ama 'gönülden' bir dost... Gönül veren; ne gönül kırar, ne yare gönül koyar, ne de gönlü ağyare kayar...

"Yâr-ı sâdık bilir hâlden,
Aşk dersini alır gülden,
Karşılıksız tâ gönülden
Sevenlere selam olsun." [Bestami Yazgan]

Etiketler : Etiket Yok
Kategoriler : Kişisel
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz

En soğuk günlerimi
Ve yıllardır üşüyen ellerimi
Yıllarca bıkmadan ısıtsın
İğreti olmasın
Yarım kalmasın
Tenimi kuşatsın
Sıcağı yaşatsın
Ne tenimi unutsun
Ne gayrımı tutsun
Derimle bütün
Canımdan üstün
Bir ömür, ilkler yaşamak mümkün
Her ilke merdiven
Elim kolum eldiven

MD - 5 Ocak 2010 

Etiketler : Etiket Yok
Kategoriler : Kişisel
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz

Karadır hüznün saçları
Lakin ıslakça mavileşir yanağında
Affedilmez masum suçları
Kızıl ve titrek dudağında
Bülbül feryadı ama dudaklar ardında
Duyulmaz, ses değildir notası
Duyurmadan duramamak hatası
Ve nesin?
Müsvedde bir listeden
Siliniverecek bir isim
Bir zayıf sayfada ki,
Uçacak, beklemeden nesîm.
Bir zülfü okşarken rüzgar
Kahrolur ellerim
Dokunmadan bilirim
Karadır hüznün saçları...

MD - 1/1/2010

 

 

Etiketler : Etiket Yok
Kategoriler : Kişisel
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz

"Biz her şeye, esirgeyen ve bağışlayan, çokça esirgeyen ve çokça bağışlayan, hep esirgeyen ve hep bağışlayan Rabb'in adıyla başlayan adamlarız Anna..." [Tarık Tufan]
diye başlamak isterdim söze ama...
Biz, babasına küskün asi çocuklar rahatsız olmasın diye O'nun adını içimizden anan adamlarız aslında...

Hata mı ettik acep, kul hatrına "hatır" mı kırdık?
Hani haykırılmaktı,
O Kenz-i Mahfî'nin hakkı...
Tınısı kulağımızı hep okşamalı
ve çatlak sesleri kırmalıydı...

Fakat öyle olmadı, yapamadık.
Işığa sırtını dönme inadındaki gölgeler dibimizden ayrılmasa da,
biz 'Kimse incinir mi' tasasıyla
elimizi hiçbir silaha sürmedik asla
beyan kılıcından başka...

Bakma "sen" dersem sana konuştuğuma...
Gölgelerin yüzü yoktur ya...
Gölgelerin sesi çıkmaz ve renksizdir onlar...
Gölgeler ayakta duramaz;
Yerlerde sürünmeye mahkum, ayağa kapanma zilletine alışkındırlar ya...
İşte ondan...
Zavallı karartılar, acınası karartılar...

Keşfi muhal hakikatleri ve pörsümez hayat düsturlarını tükenmez ab-ı hayat menbaından şeker-şerbet içmişiz; ağzımız tatlı bizim...
Safrası bozuklar bu lezzeti ne bilsin!
Ne onlar bu tadı bilebilirler, ne de bizim ağzımızı ekşitebilirler...
Çocukken demedim, şimdi de "Defterimi karaladılar" demeyeceğim...

Yiğitlik vuruşmak değil...
Yiğitlik vurup kaçmak hiç değil...
Başta sahibi, hamisi; sonra beyanı, tebası, nizamı, yolu, öğretisi ve daha nesi ve nesiyle 'En Yiğit'ten öğrensinler, öğrenelim yiğitliği:
"Esas yiğit, esaslı yiğit kavgada rakibi alt eden değil; öfke anında nefsine hükmedebilendir." [H.Ş mefhumu]

"Müjdecim, Kurtarıcım, Efendim, Peygamberim; 
Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim!"
[NFK]

Etiketler : Etiket Yok
Kategoriler : Kişisel
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz

Son durağın son yolcusu... Geçip geldiği hayat kıvrımları alnında bir harita... Kronikleşmiş yorgunluğu, duruşuyla ortada... Saçlarını tel tel nerede ağartmış ki? Bir karanlığı ışıtma adına gözünü karartırken mi? Bir ak-alınlının yasına karalar giyerken mi, cihanla birlikte? Yoksa, eyvah, fıtrî akları karalarken/karartırken mi...

Rüzgârların esiri talihsiz yaprak... Kendi gerçekliğinden uzak... Özgür değil, arzularına tutsak... Çehresinde yalan, dilinde yalan, elindekinde yalan üstüne yalan... Yalana gülen, yalandan gülen, koca bir düzmecenin samimi figüranı... Bilmiyor, bir yan ağarırken öte yanın kararacağını...

Bak işte! Dinleyemecek kadar da yoğun zaten; zaten dinlese de anlayamayacak kadar kapalı... "Benim" sanıyor, Hz. Adem'den beri ilk yaşayan bu duyguları... "Daha yok mu?" diyor cehennemî bir iştahla, "Daha yok mu?"...

Benden ne kadar da uzak duruyor bu kalıp! İçindeki ben değilim ya, ondan mı? Ve ne kadar da yakın, kalıbın ötesine aşırabilince bakışlarımı... Can gözüyle baş görüşüne can katınca kalıplar/mazruflar beş para... Ten dahi can atıyor o anda, zevkinde bulamadığı anlamına kavuşmaya...

Dedim ya, "yaşamak" işte! "Canlı" bir eylemdir yaşamak, olanca pasifliğine rağmen... Ağarmak isteği tutuşuyor, bir menzil daha kara olanı görünce... Ve ağartmak tutkusu... Bir destan yazmak istiyorum bu yüzden, tecrübe imbiklerinden süzülmüş kelimelerle... Zaid cümlelerin külfetinden arınmış bir destan: Beyaz sevdası...

Etiketler : Etiket Yok
Kategoriler : Kişisel
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz

En öne oturdum bu kez, görmesin kimseyi diye gözlerim...
Hoş, zaten görmüyor ki görebileyim...
Gözümü kamaştıralı beri ilk nuru güneşin,
Açıkken de kapalı gözlerim...
İstila altında bir ülkeyim
Tutulmuş tüm girişlerim
Tutuklanmış özgürlerim
Ağzından karar kelimesi beklenen kararsızın tekiyim...
Mecazlar siperim...
Allahım, bu pembe sis ne zaman dağılacak?
Tecrübesizim, kararsızım, endişeliyim.
Ama asıl endişem o ki; mevzu ben değilim...
Bir pembe sis... Bir yeşil murâd...

MD - 14 Aralık 2009

Etiketler : Etiket Yok
Kategoriler : Kişisel
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz

İki gün önce idi. Bir sınav akşamı... Karnımı özel bir menü ile 'ölmeyecek kadar' doyurduktan sonra sadık dostum dizüstü bilgisayarımın huzurunda keyifle çayımı yudumlamakta idim ki, sakar ellerim her zamanki gibi ani ve hızlı bir hareket yaptı. Düşüncesizce ve de insafsızca şamarladığım masum çay bardağı neye uğradığını şaşırdı ve haklı olarak dengesini kaybetti. Kaybetmekle kalmadı, zavallı bardak olayın şokuyla bir miktar çayı da klavyemin 'enter' bölgesine kustu. Oturaklı bardakmış, hemen kendini toparladı ama iş işten geçti bir kere...

Ben şimdiye kadar hep bilgisayarının karşısına geçip çay içen, hem de gözünün ta içine baka baka çay içen, hem de çayı tek başına içen, bilgisayara bir yudum bile tattırmayan gaddar bir son kullanıcı olarak bu 'paylaşım' anında nasıl bir tepki vermem gerektiğini hemen kestiremedim. Benim bardağımdan ve benim çayımdan içmeyecektin dostum! Sadık dostumdan bunu beklemezdim. Bunu yapmamalıydı!...

Kısa bir duygu mağlubiyeti anından sonra tabii ki, hemen aklımı başıma toplayarak hızlı bir acil eylem planını bir taraftan yaparken bir taraftan da uygulamaya koyuldum. Öncelikle açık olan dosyalarımı itina ve teenni ile kaydedip kapattım. Hiç mi hiç acele etmeden... Daha sonra hızla ama panik yapmaksızın "Windows'u kapat" komutu vererek bilgisayarın kapanmasını bekledim. Sonra -nerden aklımda kalmış bilmem- pili çıkarmam gerektiğini anımsadım, şarjı ve pili çıkardım. Bilgisayarı da yan çevirdim ki klavyeden giren sıvı, CD-ROM'dan aksın. Çalışırken yağmur sesi çıkaran emektar CD-ROM'dan bu kez çağlayanlar misali bir kaç damla sıvı döküldü...

Bu sırada benden şuursuzca sadır olan âh-u enînleri işiten arkadaşlarım hemen yardıma koşarak bilgisayarı yüzüstü kapamam gerektiğini söylediler. El birliğiyle yüzünü yere getirdik keratanın. Ee, bu da ilahi adalet... Benim çayımı içmek ha!

Bir süreliğine pişmanlığa bulanmış intikam hislerimi zevk ettikten sonra sadık dostumu öyle iki büklüm görmeye daha fazla dayanamadım. Ne de olsa gece gündüz yüz yüze bakıyoruz, bir hukukumuz var hani... Şefkatle tutup kaldırdım ve güç düğmesine bastım. Ama o da nesi? Bir göz kırpıp kapanıyor. Tekrar deniyorum, bir göz kırpıp kapanıyor. Anlaşılan çok gücendirmişim. Bir süre kendi haline bırakmanın kendini toparlaması açısından iyi olacağını düşünüp yüzüstü terk ettim onu...

Bir süre başka şeylerle uğraştım, ama içim kıpır kıpır... İçimde git gide kasvete dönüşmekte olan endişemi yenmek üzere tekrar başına gittim. Hayır, nafile...

Uyku, endişeleri siler götürür. Anlaşılan bizim vefakara da bir uyku lazımmış. Sabah olduğunda çok şükür artık açılabiliyor, ama görüntü vermiyordu. Zamanın ne denli tesirli bir ilaç olduğunu daha yeni tecrübe etmiş olduğumdan akşama kadar bekleme kararını vermekte tereddüt etmedim.

Nihayet akşam oldu. Evin yolunu korku ile ümit arasında bitirip, dizüstümün başına dikildim. Zor zamanlarda daha bir ihlasla çekilenlerden bir kaç besmele çekerek pilini takıp, adeta saniyeler sindire sindire geçsin istercesine yavaşça düğmesine dokundum. Hani o bitmek bilmeyen kısacık anlar var ya, onlardan biri... Bu ses, çarpan kalbimin sesi mi, yoksa fan sesi mi? Ya da kalbimde birlikte çarpan bir kalbin sesi mi demeliyim... Ve işte "Exper" yazısıyla bembeyaz bir tebessüm çıkıyor ekranda; benim de çehremdeki soğuk kırılıp gidiyor bir anda. Besmeleler, yerini hamdelelere bırakıyor...

Bu küçük ekran böylesine renkli, bu çığırtkan fanın sesi böyle ahenkli miydi? Ufaklığın açılmasını dakikalarca beklemek bu kadar zevkli miydi? Ne zevk, ne zevk, hamdolsun ya Rabbi!

Ama yine de içim rahat etmedi. Ya ilerde bir aksaklık çıkarsa? O zaman en absürt konulara varana kadar herşeyin tartışılmış olduğu internette elbette bu konu da vardır, diyerek kısa bir Google araştırması yaptım. "İlk 15-20 saniyede kapattın kapattın, yoksa anakartı unut." diyeni mi ararsın, sıvı dökülünce 4-5 saat çalıştırıp bir daha ömür billah çalıştıramayanı mı... Ben gene orta yollu bir tavır sergilemişim.

Ters çevirmek isabetli bir davranışmış, yoksa anakartın bir yerleri oksit mi ne kapıyormuş. Grip gibi birşey herhalde... Saç kurutma makinesi kullanmanın da zarar vereceği söyleniyor. Kesinlikle doğru! Hem ıslat hem üşüt, tabi hasta olur. Sonra tamamen kurutmadan açmamak gerekiyormuş, şükür o da sorun olmadı.

Şimdi tek problem şekerden yapış yapış olduğu için rahat basmayan tuşlar, ayrıca rahat açılmayan CDROM... (çaya çok şeker atmam bu arada) Bu problem de galiba yaza yaza biraz aşıldı, zaten temizleyecektim...

Kıssadan hisse: Siz siz olun, bilgisayara sıvı yanaştırmayın. Canı çeker, içiverir mazallah...

 

Etiketler : Etiket Yok
Kategoriler : Kişisel
Yorumlar : 6 Yorum Yorum Yaz

Ümit

15
Oct
Bazen 'kararlaştırılmış bir iş'tir, bazen kararsız bir bekleyiştir, ümit!
Kabul kapısı açılana kadar dinmeyen bir Âdem yakarışıdır bazen...
Bazen sahralar ardında bir Yakup bekleyişidir...
Ve nihayet sergüzeşt-i ömrün, uğruna heba edildiği bir gaye-i hayaldir.

Utangaç bir âşıkın, mâşukunun bir anlık bakışında derin manalar ararken tuttuğu duygu dalıdır, ümit...
Şefkatli efendisinden her nasılsa kaçmış bir kölenin yaban ellerden eve dönüş yoludur, ümit...
Kaçılası bir şeyden kaçacak yer kalmayınca sığınılacak tek limandır, ümit...
Ayakların toprağa bastığı demde gözlerin ufka aktığı andır, ümit...

Terkibinde nice duygular iç içedir: sessiz bir hüzün, çekingen bir aşk, itirafkar bir acz, çocukça bir sevinç...
Esasen ümit; büsbütün çocukçadır, masumdur. Kimin içinde ümit varsa, onun dudak ucunda tebessümle hıçkırık yan yana bekler. Sıcak bir bakışla kabarmaya hazırlanan gamzeler, bir esintiyle sönüverir. Adeta her saniyede kırk kez gülüp kırk kez ağlamaktadır.
Ümit besleyenin his dünyası zengindir. İşte o yüzden ümit, insanın kaybedebileceği en son şeydir. Onsuz, insanın bir yanı eksiktir, diğer yanı ise arızalıdır. İşte o yüzden ümit hırsla, sevgiyle, titizlikle ve büyük bir gayretle korunmalıdır. Kıymetli bir hazine gibi, aciz bir bebek gibi, derin bir sevgili gibi... Ümit korunmalıdır...

Etiketler : Etiket Yok
Kategoriler : Kişisel
Yorumlar : 2 Yorum Yorum Yaz
Yine düştüm işte. Belimi doğrultmaya kalmadan tekrar düşüyorum. Halimi anlatmaya çalışmak, konuşmak için konuşmak oluyor. Herşey ortada. Konuşmak değil çalışmak lazım. Ama anlatınca belki de kafamı toparlıyorum. Ya da kendimi böyle avutuyorum. Anlatma ve yazma isteğimin altında belki de başka niyetler var. Belki değil aslında... Kesinlikle başka niyetler, sebepler, ahlaklar var. İnsanın bir ahlakı her işine sirayet ediyor. Herşeyde kokusunu belli ediyor. Kendisi bile anlayamıyor.

Hakk! Ne eksik, ne de fazla söylemek... Tamı tamına olduğu kadar... Neyse o! Öyle bir söyleyiş için nasıl bir bakış, nasıl bir anlayış lazım? Ömerî... Fârûkî... Hak ile batılı ayıracak keskin bir bakış. Aldatıcıların aldatmasına kanmayacak bir idrak... Herkese "Sen de haklısın." demek olmaz ki! Haksıza "Haklısın." demek haklıya haksızlık etmektir. Hem de hakkın kendisine haksızlıktır, sadece haklıya değil. Belki de bu yüzden hakkı yenen biz olduğumuzda bile hakkımızdan feragat etmemiz tasvip edilmiyor. Zulme rıza göstermek oluyor. Kendimiz için değilse de hakkın kendisine haksızlık edildiği için hakka sahip çıkmamız gerekiyor.

"Her aklına geleni söylemek, yalan olarak yeter." denmiş, biliyorum. Fakat geldiği gibi konuşunca içimdekileri olduğu gibi dökebiliyorum. İçinde bulunduğum hal neyse, iyi olsun kötü olsun, o ortaya çıkıyor. İyi zannettiğim kötü haller olabilir. Kötü zannettiğim iyi haller olabilir. Ama olduğum gibi olursam kendimle barışık olurum. Böylece problemlerimi kendimle konuşarak ve anlaşarak çözebilirim.

Hep başkalarıyla konuşuyoruz. Bazen birisini ikna etmeye, bazen birisini birşeye inandırmaya çalışıyoruz. Bazen birinden birşey istiyoruz. Bazen birisine birşeyi yapmamasını söylüyoruz. "Sen öyle diyorsun ama şunu göz önünde bulundurmuyorsun, farkında mısın?" diyoruz. Bunları kendimize neden söylemiyoruz?

Ben de çoğu zaman yapamıyorum ama yapınca çok güzel oluyor. İç-dış bütünlüğü burdan çıkıyor. Farklı davranış alanlarında farklı insan olmuyorsunuz. Kurt adam gibi... Gündüz halim, selim, sevecen; gece katı ve saldırgan... Gözlemlediğim kadarıyla insanlar hava kararınca daha farklı davranıyorlar. Sanki gündüz güneş gibi herkese açık, gece olunca sizi duymuyor ve görmüyorlar. Belki herkeste bir nevi kurt adamlık var. Farklı davranış alanlarında farklı karaktere bürünmek, bir nevi kurt adamlıktır. Merak ediyorum, kurt adam karakterinin tasarımcısı hangi psikolojik nevrozları anlatmak istiyor acaba...
Etiketler : Etiket Yok
Kategoriler : Kişisel
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz
Arama
  Ara
Takip
Sayfalar
Tag Bulutu
Bağlantılar