Tam bir yıl
sonra bu yazıyı okuyacağım. Acaba o zamana kadar hayatımda neler değişecek?
Daha doğrusu, ben ne kadar değişeceğim?
İnsan elbette
ölene kadar sürekli değişim içinde olabilir. Bu, korkulacak bir şey olmasa
gerek. Hatta daha 'kâmil' olmaya doğru bir yolculuk olarak görülüp
sevinç vesilesi bile yapılabilir. Fakat bazen çuvalın altı delinebiliyor. Yani
bazı şeyler var ki, 'iki kuma' gibi birini diğeriyle bir arada tutmak
öyle kolay olmuyor. Bir cephede kazanırken bir de bakıyorsun ki, öteki cephede
zayiat var. Bu noktada bir muhasebe yapma ihtiyacı hissediyor insan.
Artıda mıyım, ekside miyim? İyi mi ettim, kötü mü ettim?
'Geçen'
seneden beri çok şey 'geçti' başımdan, aklımdan, kalbimden ve
üzerimden... Yoğunluğun boyutunu anlatmak için "20 yılıma bedel bir
yıl" demeyi düşünmüştüm bu yıl için. (Belki o kadar da değil...) Bu
yaşa kadar birike gelen bir duygu-düşünce sistemim vardı/var. Daha önceleri de
çok inişli çıkışlı bir iç dünyam vardı, ama bu sene daha farklı oldu. Kimisi
buna 'açılmak' diyecek, kimisi 'bozulmak'... Kimisi 'inkişaf'
diyecek, kimisi 'inhiraf'... Soru şu ki: Ben ne diyeceğim? Bir şey 'derken'
referansım ne olacak? 'Duruş'um, 'bakış'ım ve 'görüş'üm
şu 'analog fikirler' dünyasında hangi noktada olacak?
Farklı
dallardan, farklı görüşteki yazarlardan kitaplar okudum bu yıl... (Belki bu da
bir arayışın tezahürü idi.) Sonra farklı kişilerle de tanıştım, vizyonum bir
nebze değişti. Alışık olmadığım fikirlerin beni cin gibi çarpmasıyla irkildim
ve yalpaladım zaman zaman... Sonra bizim 'kürkçü dükkanı'nın ne kadar da
emin bir yer olduğunu fark ettim. Teorik olarak doğru gibi gözüken zanna dayalı
bilgilerin pratize edildiğinde zayıflığının ve hakikatten uzaklığının nasıl da
ortaya çıktığını seyrettim, tecrübe ettim. Ve bu seyirler sonrasında; aslında
fikirlerin hiç de analog olmadığına, tabiri caizse 1 ve 0'lardan ibaret 'ikili'
bir dünyada yaşadığımıza ve her şeyin temelde bu kadar keskin ayrıldığına hükmettim.
Sonra tabi ki, yine 'bizim', yine 'emin' kürkçü dükkanı...
Şimdi ne desem?
İçimdeki dinmez med-cezirler kayayı sağlamlaştırdı mı desem, yoksa toğrağı
aşındırdı mı? Her ikisi de mümkün. Fakat -varsa-
kazanımlarla birlikte kayıpların olduğu da kesin... Ee, ne yapalım? Oturup
ağlamak fayda edecek mi? Hayır! Öyleyse çok iyi bir durum değerlendirmesi yapıp
hataları tespit etmeli ve sonraki adımları ona göre atmalı. Zannediyorum
yapılacak en makul iş budur.
Ama bu
değerlendirmeyi yaparken... Hayır! Sadece bu değerlendirmeyi değil, her hangi
bir şeyle ilgili her hangi bir 'değerlendirme' yaparken öylesine geniş
bakabilmeliyim ki, tüm bağlardan çözülerek tartabilmeliyim. Zamanın çarklarına
göre dönmemeliyim, mekânın/ortamın durumu düşüncemin önünde perde olmamalı. Her
sele kapılmamalıyım. İçinde yaşadığım şu dünyaya dışından bakabilmeliyim.
İçinden çıkmam mümkün olmayan zamana bilmem kaç asır sonrasından
bakabilmeliyim. Buradan bakınca bir gözümle tâ ahireti görürken, bir gözüm
yaratılış gününe kadar uzanabilmeli. Bu arada dünyanın ve zamanın içinde,
burnunun dibinde olmayı da casusça bir sinsilikle avantaj olarak
kullanabilmeliyim.
Yine dönüp
dolaşıp Alın Yazısı'nda söylediklerime geldim anlaşılan... Zaten bazen kendi
kendime fısıldarım o mısraları... Bir ilaç gibi, bir teselli gibi, bir akit
tazeleme gibi:
Hem canlı kanlı 'yaşamalı';
Herkesten daha dolu,
Herkesten daha doğru...
Hem de iyi 'anlamalı';
Bir yandan, sonuna kadar
yaşamışçasına kendinden emin,
Diğer yandan, hiç yaşamıyormuş
gibi bağlardan azade...
Ne yapalım, 'Her şey aslına rücû
eder.' Görülen o ki, o motto bana gerçekten uyuyor:
Dün,
dünle gitti cancağızım;
Bugün
yeni şeyler söylemek lâzım...