Herkesin geriye bakıp da özlemini
çektiği günler olmuştur, muhakkak.
Güzel günler...
Arı-duru, berrak günler...
Hani şu "Hey gidi günler!"
gibi günler...
İçten, riyâsız, bir o kadar da fütursuz,
Kendi gözünde pür-kusur, insanlar
gözünde kusursuz,
İçindeki düşmanın, huzurda edebi bozma
potansiyelinden daima huzursuz,
Ve bu sebeple harp meydanında bulunma
rikkatinde titizlikle yaşanan günler...
Sonra tabiri caizse insan kaşarlanıyor.
O berraklığı, o samimiyeti arıyor. O günleri hatırlayınca başını eğiyor,
durgunlaşıyor.
Ve ölmüş bir dostu özler gibi özlüyor o
günleri... Çünkü elini uzattığı hiçbir dalda, ama hiçbir dalda, ne o
samimiyetin lezzeti gibi bir lezzet bulabiliyor, ne de kuvveti gibi kuvvet...
Âh samimiyet, âh sâfiyet...
"Neler duydu şu dünyada mevlidine
hayran kulaklarımız.
Ne adlar ezberledi ey Nebi, adına alışkın dudaklarımız.
Artık yolunu bilmiyor, artık yolunu unuttu ayaklarımız.
Kâbe'ne siyahlar yakışmamıştır ya Muhammed, bugünkü kadar!" [A.Nihat ASYA]
Belki gönül tabiplerinin keskin bakışlarıyla kusurlu, noksan sevme
çırpınışları...
Belki mesnetsiz sevgi iddiaları...
Belki insan olmakla bahşolunmuş dost
olmabilme istidadının bir kıvılcımı, ışıması...
Belki niceleri mahrum iken bize yekten
ihsan edilen 'taş atmadan kuş vuran' sultan sofrasının kırıntılarının
kırıntıları...
Öyle veya böyle...
Ama hiç değilse yüzünü güneşten
çevirmemek için çırpınan bir 'günebakan' iştiyakı...
Lise defterimin arkasından bir lise
hatırası...
Hamdolsun, yetimler ümmettir Sana.
Gelişin, gidişin rahmet cihana.
İttiba eylemek minnettir cana,
Kurtuluş yoludur, ya Rasulallah!
İzine basanlar 'yüz şehid' değer;
İltifat Rasulullah'aymış, meğer!
Ümmetin, gönlüne girmezse eğer,
Girecek yer var mı, ya Rasulallah?
Ehlibeyti sevmek farzdır, Kur'ân'da.
Sen'in sevgindir hem sebep buna da.
Rabbimizi bize Sen bildirdin ya,
Sevgimiz sanadır, ya Rasulallah!
Hasta olan neslin ilacı Sen'sin.
Kararan asırlar siracı Sen'sin.
Ümmetin, Rabbi'ne miracı Sen'sin.
Yolundan başka yol yoktur, Efendim!
Yolundan başka yol yoktur, Efendim!